5 Haziran 2016 Pazar

           MERZİFON HATIRASI

        Yüce Rabbimizin cennetine emredip: "Kullarım için hazırlanıp süslen. Onların dünya meşakkatlerinden kurtulup, benim yurduma ve ihsanıma istirahat için gelmeleri yaklaştı." buyurduğu güzelim Ramazan ayına yeniden ulaşmayı nasip etti yerlerin ve göklerin sahibi. Hamdolsun.
Oruç nimeti insanı şöyle bir silkeleyip nefsini dize getiren, içine dönüp kendine bakmasını,eksiklerini görüp düzeltmeye niyet etmesini sağlayan ne büyük bir ihsan. 
Oruçlu,başkalarına karşı şefkat ve merhamet sahibi olacaktır. Oruç tutmak sûretiyle açlık ve susuzluk ızdırabını tadan kimse; aç ve susuz kalanların hallerini düşünecek, onlara şefkat ve merhamet elini uzatacaktır. Böylece ibadetler sadece Allah rızası için yapıldığı halde inancımızın sosyal hayat anlayışının da inananlara yeniden hatırlatılmış olmasında ne güzel hikmetler var. Faydalananlardan oluruz inşallah.
Bu duygular içindeyken birden aklıma Merzifon'da yaşadığımız ilk Ramazan ayı geldi.Çocukluğunda ve genç kızlığında mahallesindeki İsmail amcanın balkonundan çaldığı tenekeden davuluyla uyanıp her sahurda aynı maniyi -Yeni cami direk ister /Söylemeye yürek ister/Benim karnım toktur ama/Arkadaşım börek ister-dinleyen biri için karlı bir Ramazan gecesinde kulaktan kalbe dolan ezgilerle uyanıp bir elektrik direğinden yayılan ışığın masalsı güzellikte sunduğu kar yağışının eşliğinde "Yıldızların Altında"yı dinlemek ve bu görsel şöleni seyretmek bulunmaz bir güzellikti.
O ezgilerle kulaklarımızı şenlendirenlerin "Merzifon Belediyesi Bando Takımı"olduğunu sonradan öğrenecektim.
O yıllarda bu takımın üyeleri ellerinde enstrumanları ezgileri çala çala mahalleleri dolaşırlar her mahallenin belli bir noktasında da mini bir konser verirlerdı. Bugün her şey gibi bu gelenek de değişmiş görünüyor. Şehir büyüdükçe yaya dolaşılamaz olmuş. Artık arkası açık bir kamyonet üzerinde ezgileri icra ediyorlar. Eski büyüsü kalmamış pek.

 Merzifon'un eski mahallelerinden yıllar önce çektiğimiz  iki görüntü.

Eskileri özlerken insan gençliğini mi arıyor ne?..
Selam olsun o günlere... Hayırlı ve bereketli Ramazanlarımız olsun.

30 Mayıs 2016 Pazartesi



HAYAT

Nice hayatlar geçer yeryüzünden. Hayatlarla birlikte nice duygular…Mutluluklar, sevinçler, korkular  hüzünler , acılar …Ölümü de tanıdı …Yaşamaya devam etti insanoğlu. Nefsi her daim peşindeydi zira. Nefsi evlat oldu, iş güç oldu, açlık oldu ,hayata bağladı onu. İnsanın fıtratını böyle yarattı Yüce Rabbim.
Her derde alışılıyormuş meğer. Sanki hep onunla yaşamışsın. Çarkın içine girmeyegör.Döndükçe sen de dönüyorsun çaresiz. Her derdin daha büyüğü olduğunun farkındaysan mesele yok. Şifayı şükürde bulursun o zaman.
Bak yeni bir gün doğuyor ortalık aydınlanmaya başladı.Ne güzel bir Ünye sabahı. Hem Rabbim ümitsizliği yasaklamadı mı?





















Derdi veren şifasını da verir elbet. Bunun da vardır bir hikmeti. Şimdi silkinme zamanı.
Bugün dışarı çıktım uzun zamandan sonra. Arada sırada uğradığım kursun sergisi vardı. Öyle güzel şeyler yapmışlar ki. Hele de işlemeler... Hepsi tam bir sanat eseri. İnsan derdini bile unutuyor. Allah böyle böyle sebepler veriyor demek ki. Naçizane benim de işlemem var  ama onca ince işin arasında
pek bi varlığı yoktu tabii. Çekebildiğim birkaç resmi göstereyim size.




 Asıl sergi perşembe günü. İnşallah güzel resimler çekip paylaşabilmeyi umuyorum.  Hoşça kalın.
NOT: Şifa dilekleriyle dönüş yapan dostlara gönülden teşekkür ve  sevgilerimi iletiyorum. Var olunuz. 




                                                                                                                                    

22 Mayıs 2016 Pazar

İNANDIM

İNANDIM
"inandım" demiştin ey can,
"Kadere , kazaya ,Allah 'tan gelen her şeye inandım."Peki nedir bu dağılmışlık ?  Niyedir yüzündeki gam, gönlündeki hüzün? Yoksa bir kere daha mı yandın dünyanın hiçliğine harcanmış ömrüne ve ömürlere?Allah "bilir" dedin. Dedin de nicedir niye hesaplaşırsın sayısını hiçbir zaman ölçüp biçemeyeceğin günlerle.

"Çaresiz biz sizi biraz korku, biraz açlık, biraz da mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltme ile imtihan edeceğiz. Müjdele o sabredenleri! "(BAKARA/155)                                                               




İnandım .Rabbim. Sarsıldım,savruldum ve inandım. Verdiğin güzelliklere inandığım gibi dertlerine de inandım."M ümin kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık, bir üzüntü hatta ufak tefek bir tasa isabet edecek olsa Allah onun sebebiyle günahından bir kısmını mağfiret buyurur." diyen peygamberine inandım.


 Niyazım sınavımızda acizliğe ve isyana düşürme bizi. Çünkü Senin sonsuz merhametine  inandım. Verdiğin dertlerin aslında birer nimet olduğuna inandım. 

Not: Dostlar,ancak yazmaya kuvvet bulabildim. Dualarınızı babamızdan ve bizden esirgememenizi rica ediyorum.











28 Nisan 2016 Perşembe

BENİM EVLERİM

Ne çok evim oldu benim…Çok gezdim evet. Çok ev değiştirdim. Ama bunlar başka… bunlar hayalimde yaşattığım evler.Peşin peşin söyleyeyim bu uzunca bir yazı olacak. Oldum olası sıcacık evler hayal ederim. Bugün artık deniz manzaralı  güzel bir apartman dairesindeyim ama benim düş evlerim buradan çok daha yaşanası.İlk evim "Heidi"ye özenmemin sonucunda kuruldu. Dedemin köydeki ormanındaydı evim. Ağaçlardan yapılmış bir kulübecik. Samandan yatağım da eksik değildi. Geceleri yaprakların arasından süzülen ay ışığına sarınıp uyurdum. Dağlarım  ve keçilerim yoksa da ağaçlarım ve kuşlarım vardı. Epey bi yaş alana kadar orada yaşadım. Biraz daha büyüdükçe bir “Çalıkuşu olma hayali sardı bütün benliğimi. Ormandaki evim bana yetmez olmuştu artık .Öğretmen olmalı Yurdumun taşını toprağını arşınlamalıydım. Değiştirdim evimi…Çok da uzağa gidemedim tabii. Bu seferki evim yine köyümüzde dedemin yaptığı “tam”dı. Nereyi biliyordum ki zaten köyden başka.İstanbul'da yaşıyorduk ve Görele'den başka bir yere gitmemiştim ki…–“tam” bizim köyde fındığın,kışlık elma armutun ve bir bölümüne sapın samanın konduğu yerdir- Rahmetli dedeciğim usta olduğu için güzel bir tam yapmıştı hem de iki katlı.  Ben onu hiç de “tam” olmaya layık göremedim. Hayalimde bir güzel dayayıp döşedim. Bir-iki sedir, tahta masa, kilimler ve basma perdelerle…(Çeyizimdeki masa örtüsünü sermeyi de unutmadım.) Epey bir müddet de orada oyalandım. Ama hep aynı evde oturup duramıyordum ki… Yeniden değiştirdim evimi. Yalnız hâlâ köydeydim. Bu defa halamızın oturulmayan küçük evini kestirmiştim gözüme. Ama gerçekte de ne evdi o. Yıkıldığına hâlâ üzülürüm. Kocaman bir kayalığın tepesinde,gün boyu vadideki coşkun ırmağın akışını ve Çanakçı’ya giden yoldan geçen arabaları seyreden bir kartal yuvası gibidir. Yeşil çerçeveleri, yeşil kapısı , beyaz badanasıyla bir inci gibi parıldar.  Ocaklığını ise hiç sormayın. Mutfağın alnında bir asalet timsalidir. Kıymetini bilemediğimiz pek çok kıymetli şey gibi o da yitip gitti hayatımızdan. Şimdi  yerinde güzelim manzarayı seyreden bir dut ağacı var.  Yüksek okuldayken nihayet köyümüzden çıkabilmişti hayallerim.  Anadolu’nun ücra köşelerinin  birinde bahçe içinde kerpiç bir ev kurdum kendime. Pencerelerindeki patiska perdelerin güneş ışığıyla yıkandığı duvarlarını  öğrencilerimin ısıttığı bir evcik.. Okul bitip de atanana kadar o evde yaşadım. Mutlu anlarımda gülümsemelerimle doldurdum, sıkıntılı zamanlarımda ise sığınağım oldu.

 Atandığımda  gerçek bir ev kurma yolunda nişanlı bir yeni öğretmendim artık. Bilecik Bayırköy’de öğretmen arkadaşlarımla kaldığımız ev kendi ayaklarımın üzerinde nasıl duracağımı öğreten bir kapı oldu. Dostluğu paylaşmayı orada öğrendim. Çalıkuşu ilk dalına konmuştu.Ve nihayet yeni bir hayat…Yanımda hayat arkadaşım. Artık  düşler boyutundan çıkıp gerçeklerle tanışma zamanı. Köyde ev aramalarımız…Nihayet içimin ısındığı bir  bir kuş yuvası“Çeteli’nin evi.” Gerçekten de kuş yuvası gibi. Üç veya dört katlı bir apartmanın çatı katı… Minicik ama çok kullanışlı. Asıl başımı döndürense terastan temaşa edilen manzara.  Vadideki yemyeşil kavak ağaçları… Öyle mutluyum ki hemen tuvalimi fırçalarımı elime alasım var. Ancak sonuç tam bir hayal kırıklığı. Evi tutamıyoruz.   Devran dönmeye devam ediyor. Biz köyde  ev ararken ilk tayin yerim olan Bilecik Ertuğrul Gazi Lisesine dönmem gerekiyor. Ev maceramız yeni baştan başlıyor. Fakat Bilecik’te alıştığımız gibi bir ev bulmak ne mümkün. Sonunda  başımızı soktuğumuz ilk ev…mi desem acaba? Bilecik’in o günkü şartlarında bir dört duvar işte… Bu ev hayalimdekilere hiç benzemiyordu.Nihayet Soğuksu Mahallesinde oturduğumuz ev . Yok yok,  yeni hayatımdaki ilk gerçek yuvam. Kerpiç bir evin alt katı… toprakla beraber. Ama temiz. Tabanına ilk defa çakılan döşeme,  mutfak tezgahına döşenen fayans,  hele de yeni alınan minik terek… Sanki bir dünya bağışladılar bana…Küçücük odamızda yanan sobanın çıtırtıları… Hepsinden önemlisi ev sahiplerimiz Rahmetli Ahmet amcayla Zemine teyzenin bize ayırdıkları bahçe ve  ellerimizle ekip diktiğimiz sebzelerimiz…
         Daha sonra  çoook ev değiştirdim. Bugünkü ölçülerle güzel evlerde oturdum. Yine de en güzel ev hâlâ hayallerimde yaşattığım evdir. Nasıl mı? Yurdumun sakin ve yemyeşil bir köşesinde  bir kasaba…Sıcacık, dost insanlar… Ağaçlarında kuşların cıvıldadığı,bahçesinde  güneşi içmiş kıpkırmızı domateslerin gülümsediği ,kapımızdan geçen komşularımın  gelip teklifsizce oturduğu ve iki lafın belini kırdığımız tahta masasıyla minik kerpiç bir yuva…Denizin yamacında olursa da âlâ…Dünya evi bu. Daha ne olsun?..Gerçek dünyamızda daha güzeli olsun.


Not: Resim internetten alınmadır.

10 Nisan 2016 Pazar



            BAHAR PEMBE BEYAZ OLUR...

        Bahar pembe beyaz olur ya, gönüller bulutluysa baharın pembesi de beyazı da  yavandır. Belki çokları için önemsenmeye değmez bile dert dediklerimiz. Yine de her yüreğe dokunan hüzün farklı farklı. Kimine değip geçen kimini de ezip  geçer. Ama öyle dokunuşları sebep kılmış ki yaratan anlık coşkular bile bir an da olsa çağıldatır içimizi. Ve şükür duygularıyla dolar taşarız. Sınavın kolayı yok deriz. "Unutturacak dert verme Yarab." dualarındadır sığınağımız.  Sebepler halk edilmiştir, hayata tutunmak için meşgalelerimiz vardır... Şükür...

      Bugün griyim biraz. Denizin renginden midir, sınavımın zorlu sorularından birinde miyim cevabım yok. Ama sığınağım var. İsyandan koruyan...Şükür...

     Hep derim"Kara gün kararıp kalmaz." öyleyse iş başına. Gelin kızıma işlediğim örtünün gülleri  yüreğimi bahar pembesine boyayacak belli... Şükür...



     Denizin rengi bile bahar mavisine döndü. Şükür...
  
    
  


  Gün akşama döndü . Güller serpiliyor yüreğime...Pembe...Şükür...

    

  

Ve en güzel aydınlık

,

komşuda bulduğumuz bize de düşen güzellik. 
evimizde bahar pembesi...Şükür... 


    


 


26 Mart 2016 Cumartesi

             EL İŞİ  SABIR İŞİ

       Birbirinden marifetli hanımların birbirinden değerli el işlerini paylaştıkları blog dünyasında ben de şöyle kıyıdan köşeden görünüp severek işlediğim panomu paylaşayım bugün. Zaman zaman ziyaret ettiğim bir nakış kursu var. Aman Allah neler yapıyorlar öyle. Bu hanımlar gerçekten sanatkâr ve tam bir sabır abidesi. Sergi yapılınca gidebilirsem resimlerini paylaşırım inşallah. 


       Panomu sevdim ama çerçevesini pek sevmedim sanki . Siz ne  dersiniz, ilerleyen zamanlarda değiştirsem mi  ?    
 








      Bu örnek pek çok yerde var ama ben yine de ayrıntılı paylaşmak istedim. Belki yakından görüp işlemek isteyen olur diye. e hoşça kalın.

       Bu arada bir derdimi de paylaşmak istiyorum sizinle. Uzun zamandır yetiştirmeye çalıştığım begonvilim sürekli yaprak döküyor. Çiçeğe durmasını beklerken gene bütün yaprakları döküldü. Kızımın Çeşme'den getirdiği çiçek açtı. Benimki ise beni çok üzüyor. İlk sene çiçek vermişti. sonra şimdiki gibi yapraklarını döktü. Herhalde Karadeniz rüzgarı yaramadı dedim. Balkonum kapanınca en çok onun için sevindim inanır mısınız. Saksısını ve toprağını  değiştirdim epeyce budadım.Cam balkona batı güneşini çok güzel gören bir yere yerleştirdim Onun için yüksek bir çiçeklik bile yaptırdım.Güzelce yapraklandı. Çok fazla da sulamadım. ama ben çiçek vermesini beklerken gene yapraklarını döktü. Ne olur bir çare.
     Bakın nasıl sararıp soldu güzelim.
   

      NOT:1. Bu yazı konu bütünlüğü olmayan kompozisyonlara benzedi ama ne yapayım begonvilime kıyamıyorum. Belki yardımcı olan biri olur. Çiçek bakım sitelerini gezdim ama bunun  çaresini yazmıyor.
              2. Ne yaptıysam bilemedim önceki paylaşımlarımın resimleri silinmiş. Hatıra defterimdeki resimler gitmiş gibi hissettim.


 Güzel günlerin hepimizin olması vatanımızın esenliğe kavuşması dileğiyle sizlere yağmura gülümseyen kaşık güzelimle hoşça kalın diyorum.

18 Mart 2016 Cuma

       
        UNUTMAMALI
        İki yüz elli üç bin vatan evladının acısı üzerinde taçlanmış bir gurur günü daha yaşadık bugün. Asla unutulmaması ve unutturulmaması gereken Çanakkale Zaferi'nin birliğimizin mayası olması dileğiyle bir okul dergisi için kaleme aldığım  yazım.
        

       ÇANAKKALE RUHU
       İnsan topluluklarının millet olmasının en önemli şartı oluşturdukları ortak değer yargıları ve karşılaştıkları olumlu veya olumsuz durumlarda aynı duyguları yaşamaları, aynı tepkileri vermeleridir. Destanlar,  bu ortak duyuş ve düşünüşün ortaya çıkardığı milli ruhtur ki milletler için değeri ölçülemez bir hazinedir. Çünkü o hazineyi  yılların, yüzyılların sevinçleri, hüzünleri ille de acıları biriktirmiştir. Milletin hafızası artık o destanlardır. Unutulması en acı savaşlardan bile daha ağır bir faciadır.
       Ve yanıbaşımızda, elimizi uzatsak değebileceğimiz kadar yakında, ve ruhumuzda ,ve acılarımızda  destanlarımız var bizim. Ve  acısından ziyade büyük. Ve acısından  ziyade gurur verici.  Ve hiçbir milletin düşünmeye bile cesaret edemeyeceği kadar görkemli… Ancak  şairin dilinde ifadesini  bulabilen…        
      “Sarsarak köprüleri/Devler geçti bu yollardan/Dudaklarında Hun türküleri...”
      Bugün,  kıymetlerini madde üzerine kurmuş bir dünya içinde kendisi olmayı başaramayan bir toplumun, her türlü olumsuzluğa karşı yine de ayakta durmasını sağlayan bir hazin destandır Çanakkale.
     Oysa  gören gözler, hisseden yürekler için vicdanları sızlatan bir derleyip toplayıştır bu. Zira kıyıcı rüzgarlar esiyor destanlarımızın bıraktığı mirasın üzerinde. Artık Çanakkale’nin, Kurtuluş Savaşı’nın acılarını neden çektiğimizi sadece kuru törenlerde hatırlıyoruz. Bu hatırlayış kavrayıştan uzak,  ruhu olmayan bir “anma”dan öteye geçemiyor. insanımız tüm değerlerimizi yerle yeksan eden  bir rüzgarın önünde kimliksizleştirilme,kişiliksizleştirilme emperyalizminin potasında savrulup duruyor. Bunu da en güzel şair yüreği haykırıyor:
        “İnsan yiyecektir içecektir şimdi,
        “Ahlâk”bilinmez ne demektir şimdi;
         Destan masal iman yobaz aile lâf,
         Altın gelenekler gidenektir şimdi.”
     Biz hiç kimseyi ötekileştirmeyen, sımsıkı bağlarla birbirine bağlı; sevgi, saygı, hoşgörü gibi altın değerleri inancının emirleriyle taçlandırmış bir millettik.Bütün bunları korumanın birinci şartının öncelikle toprağımıza ve  değerlerimize  sahip çıkmak olduğunun bilincindeydik. Çanakkale  işte bu bilincin sonucudur.       
      Bugünse  tehlike kapımızda. Çevremiz ateş çemberi. Savaşlar,silahlar,yokluklar,esaret,açlık;vatanından kaçmak zorunda kalan perişan,çaresiz,güçsüz insanlar,masum çocuklar… Üstelik böyle bir dünyada “dünyalı” olmaktan başka bir kaygımız kalmamış gibi. Özenti hastalığı yakamıza yapışmış,günü kurtarma telaşının ötesine geçemeden yaşıyoruz. Neredeyse kendi insanımızdan toprağımızı korumak noktasına geldik. “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak!/Haykırsam, kollarımı makas gibi açarak/Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden,/Çatırdılar geliyor karanlık kubbemizden” diyen Necip Fazıl hızla millet olmaktan çıkıp “kalabalıklar” haline geldiğimizi ne güzel anlatıyor.
   Sadece  etrafına göz atmakla yetinen birisi bile çıkmazlarımızın  neler oduğunu kolaylıkla görebilir. Vaziyet böyleyken göstermelik anmalara değil, bilinçli hatırlamalara ihtiyacımız olduğu su götürmez bir gerçek.
     Bizim geleneğimizde “emanet”e hıyanet edilmez. “Şehit” ise Allah’ın sözüyle şereflenmiştir. Bu vatan bize “şehitlerin emanetidir.” O ruhu yeniden yakalayacağımıza inanmak ve bu yolda gayret göstermek zorundayız.
     Çanakkale ruhunun bunca olumsuzluğun çaresi “millet olma” şuurunu hatırlatan bir “kimlik kartı” olması imkansız değil. “Şehitler Tepesi boş değil,/Biri var bekliyor/Ve bir göğüs nefes almak için/Rüzgâr bekliyor.”diyen Arif Nihat Asya Artık yeniden  “bir bütün”olmanın,gerçek bir kalkınmanın destanını yazma zamanı olduğunu ne güzel anlatıyor.
     Ve son söz:
Onlardan kaldı bu toprak... 
Biz gezip tozmayalım mı? 
Yabanlar kıskanır diye 
Destan da yazmayalım mı?

Benim dedemle yan yana 
Yazılı kalacak adım
Yıldızların söndüğü güne yıldızlar sakladım.(A.N.ASYA)